Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda...
Çocukluğum Gülhane Parkı’nda geçti. Oralarda çocuk yaşlarda çalışmıştım; yazları babamın yanında. Bir büfemiz vardı. Tost ve dondurma satardık. Büfe bir ceviz ağacının altındaydı. İlginçtir, bu ceviz ağacı diğer ağaçlardan farklı olarak tekti, orada türünün tek örneğiydi. Aklımda kalan at kestaneleri olmuş. Yaşlı ağaçlardan kopan dalların iki masayı birden kırdığını hatırlarım.
Gülhane Parkı, Topkapı Sarayı’nın bahçesidir. Bir ucu Sultanahmet’e uzanır, diğer ucu Sarayburnu’na. Dış tarafı surlarla kaplıdır. Sultanahmet ucundaki birkaç yüzyıllık çınar ağacında Vakay-ı Vakvakiye olayındaki idam edilenlerin asıldığı park. Tanzimat ilan edilmiş, Atatürk yeni Latin harflerini 1928 yılında burada ilan etmiş, burada başöğretmen olmuş. Adını Topkapı Sarayı’nın güllerini barındırmasından, Gülhane (gül evi) olarak almıştır.
İstanbul’da hava nasıl olursa olsun, özellikle yazları burada ayrı bir iklim vardır. Asırlık çınarlar ve kestane ağaçlarından güneşi görmek çok zordur. Serinlik ve kuş sesleri ile kalabalık – karmaşık İstanbul’dan sizi birkaç dakikada başka bir yere taşır sanki.
Çocukluğum Gülhane Parkı’nda geçti. Sabah saat 7’de olurduk oralarda. Sandviçleri hazırlamak ayrı bir zevkti. Taze taze sandviçleri kesip kaşarları koyardık içlerine, bayram sabahları o kadar sandviç hazırlanırdı ki, saatler alırdı hazırlanması.
Bizim büfe, havuzlu kuklalı çay bahçesinin hemen önündeydi. Bir küçük havuzu vardı. Sanki Emirgan Parkı’ndan çıkma. Masalar demir altlıkların üstünde mermerdendi. Ahşap sandalyeleri vardı. Tek çay yoktu. Semaver ile çay verilirdi. Ama çayı güzeldi. Günde birkaç saat kukla oynatılırdı. Önceleri bir azınlık vatandaşımız, zaten kendi hazırladığı kuklaları kah eski plakların eşliğinde, kah İbiş’in Maceraları adı altında oynatırdı. Seyri çok çok zevkliydi. O vefat edince kuzenim Yılmaz oynatmaya başladı. O kadar dilliydi ki, avukat olmasına sonradan şaşmadık. O da çok iyi oynattı.
O yaşlarda hepimizin ortak bir parçası vardı. “Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.” Bizim ceviz ağacının altında akşamları ara ara söylediğimiz. Bu parçanın Cem Karaca’nın söylediği, Nazım Hikmet’in şiirinin sözlerini yazdığı parça. Söylentiye göre bir gün bizim ceviz ağacının altında Nazım Hikmet sevgilisiyle buluşacakmış. Polisler tarafından arandığı bir dönem. Polisleri görünce ağaca tırmanmak zorunda kalmış. Bir süre sonra sevgilisi geldiğinde de polislerden dolayı inemez ve sevgilisiyle buluşamaz. Bu şiiri yazıverir o sıralarda:
Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.
Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril.
Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.
Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var,
Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a.
Yapraklarım gözlerimdir. Şaşarak bakarım.
Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.
Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.
O kadar coşkuyla söylenirdi ki bu parça aramızda, sanki o bizlerin ortak parolasıydı. Sanki bize yazılmıştı. Kahraman bu öyküde sanki bizlerdik. Bilemiyorum.
Sonradan bir söylentiye göre bir polis, “Gülhane Parkı’ndayım, her şeyin farkındayım” demiş. Çok hoşuma gitti. Emre Kongar’ın sıkça dillendirdiği bir deyimdir.
Çocukluğum Gülhane Parkı’nda geçti. O ceviz ağacı benimdi ve her şeyin farkındaydım.
19-03-2006
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder