Fatih'in İlk okul günleri...
Fatih'in Tarabya günleri (okul öncesi 4-7 yaş)
Savaşlar belli belirsiz sebeplerden çıkardı, yakın evde bulunanlar genelde aynı çetelere sahipti. Kendi çetesine kızan, karşı tarafa malzeme ispiyonu veya katılımı olurdu. Sanırım Lazların orada kalan, onlara tabi Devrim böyle bir olayda bize geçmişti. Çok adilane savaşlar olurdu, bazen 15 dakika yukarıda savaşan üstün taraf “Biz çok yukarıda savaştık, biraz da siz geçin yukarıya” diyebilirdi. Savaşlarda küçük sıyrıklar ve acı dışında kimseye zarar gelmemesi de ilginçti. Mahalle savaşlarında kullanılmak üzere kendimize “Muhteşem Dörtlü İstanbul” diye bir kaşe bastırmıştık. Yazılı hiçbir anlaşma yapmadığımızdan, evdeki kütüphanedeki kitaplar bu kaşeden nasibini alıyordu.
Bisiklet kullanmaya burada başladım. 2 tekerlekli Pinokya bisiklet. 5 yaşlarımda başlayan bu serüven, yıllarca hiç bitmedi. Saatlerce bisikletten inmezdim. O zamanlar her ne kadar babalarımızın işleri yerinde de olsa, haftalık harçlıklarımız hiç iç açıcı değildi. Ben, Ömer, Adil, karşı komşudan Küçük Ömer ve Eyüp, paralarımızı bir araya getirip küçük bir şişe kola ve piknik bisküvi alırdık arada bir. Çay bardaklarında adilane bir şekilde içerdik o kolaları. Kışları babamı Gülhane Parkı’nda veya o sıralar ek olarak çalıştığı Pizza Napoliten’den arayarak pizza siparişi verirdik. İstanbul’un benim bildiğim ilk pizzacısıydı. İllaki sıcak ve harika bir şekilde gelirdi. Arada ekler siparişlerimiz de olurdu. Rahmetli babam hiçbir zaman “Bugün olmaz” dememiştir. Onun felsefesi “Canı istedi, yiyecek.” Yani canın istediyse yiyeceksin idi. Bizi de o felsefeye uygun yetiştiriyordu sanıyorum :)
Tarabya’yı yavaş yavaş yazları Arap turizmi istila etmeye başladı. Biz de Araplara günlüğü dolarla, dolu eşyalı evlerimizi vermeye; kendimizi o sıralar daha küçük bir eve taşıyıp onların kahrını çekmeye de başladık. Bu bizim mahallenin kanunu olmuştu sanki. Evini kiraya verebilen herkes veriyordu. Araplar bizlerden daha çok oluyorlardı mahallede. Mahallemizin ek geçim kaynağı olmuştu bu Arabistanlı dostlar. Onların kaldığı evleri anlamak çok kolaydı. Bütün ışıklar açıksa, o evde mutlaka Araplar kalıyordu. Mahallenin ikinci, resmî olmayan dili de Arapça olmuştu artık. Çat pat, yarım yamalak öğrenmeye başladı sakinler mahallede bu eski kültür dilini. Karşıda Süleyman diye yaşıtım biriyle arkadaş olmuştuk. Bu çocukla hem çok iyi dost, bazen küçük kardeşiyle kardeşim kavga edince iki düşman olurduk. Fakat bu düşmanlık, annelerimizin küslüğünden kaynaklanırdı. Onlar küsken biz, aşağı korulukta yine gizlice buluşup oynardık. Fakat çok dürüst yetiştirilmiyordu. Oyuncaklarımızı oyun sırasında bile gizlice alıp (başka kelime kullanmak istemem) evine götürürdü. Annemiz için her zaman bir numaralı kural dürüstlük olduğundan, zorunlu olarak bu arkadaşlarımız ile aramıza bir soğukluk girdi. Öyle kızdırdığı vakitler ona “sülük” derdim. Birbirimizi her şeye rağmen severdik.
Tabii o sıralar işaret parmağımı demir kapıya kaptırıp kemiği kırılarak sadece derisi tutar vaziyette doktora gittiğimi de hatırlıyorum. Çok dolu, çok güzel günlerdi benim için. Ama annemin bizi iyi yetiştirme çabası, bizi mahalle çocuklarından uzaklaşmamıza da neden oluyordu. Plastik savaşçılar, tren, basit arabalar o zamanki oyuncaklarımızdı. Akrabalar ile gidip gelmeler çoktu. Mazi ailesinin yeni yerleşim göbeği Tarabya oluyordu artık. Babaannem, Ata amcam, Eşref kuzen, Yılmaz, Hanifi kuzenler ve halam, Ehsan amcam, sonraları Sabri amcamlar, Zeki kuzen ve ailesi, Şakire halam hep buradaydık. Bu büyük ailenin en büyükleri bu kadar birbirine yakındı. Birbirine yakın olmak isteyen fakat pek görüşmeyen büyük bir aile olmaya sonraları başladık. Kan bizi çekiyor, görüşler itiyordu. Yine de ayrı kalamıyorduk.
Yazları ufak ufak Gülhane’ye alıştırma turları da artık başlamıştı.
Fatih'in Edirnekapı Günleri (0-4 yaş)
Hakkımda birkaç şey

Mesleğim: Eczacı. Kaza eseri oldum. ÖYS sınavında başımıza diktikleri, yarım saatimizi çalarak beni uykusuz girdiğim sınavda hepten panik yapan öğretmen ve bu mesleği seçme hususunda baskılarından dolayı anneme borçluyum. Fakat hep bilgisayar mühendisi olmak istemişimdir. Bilgisayarla geçirmek, altından girip üstünden çıkmak benim için keyif. Bir ara donanım hususunu, hiç kullanmadığım ASP programcılığını bile öğrenmiştim. Visual Basic, 5 yıldır elleşmediyse de bildiğim programcılık dilidir. Şu anki bilgim ile herhalde bu sektörde ekmek yerim. Şimdilik sadece bir hobi.
Eğitim: Alparslan İlkokulu, Yaşar Dedeman Ortaokulu, Mecidiyeköy Lisesi, Marmara Üniversitesi Eczacılık.
Spor: Koşmayı severim, düzenli koşarım. 7 yıl kadar önce, 2 ay boyunca her gün, günde 19 km koşmuşluğum var. Ailem bana "İETT sana hat verecek" der, gülerdi. En zevk aldığım ise masa tenisi. Saatlerce oynayabilirim. Hafta sonları, dini bayramlarda kampüs bekçisini rica minnet ikna edip arkadaşım ve oyun arkadaşım Murat Kargın ile ellerimizde 2'şer litre su, 1'er litre kola, birer ekmek dönerle hava kararıp topu göremeyene kadar oynadığımız olmuştur. Hafta içi bu oyunu oynamaktan hiçbir derse girmedim; derse girdiğim günlerden defalarca fazladır. Masa tenisini son 5 yılda sadece birkaç saat oynamış olsam da biliyorum ki tutkum. Badmintonu kardeşim Adil ile oynarken zevk alarak oynamıştım. Sanırım daha çok bireysel sporları seviyorum. Bir şeydeki tüm sorumluluk benim olduğunda mı mutlu oluyorum, yoksa takım arkadaşlarının hırslarını anlamsız bulduğumdan mı bilemiyorum. Fakat bulunduğum takımlar içinde hep uyumlu olmuşumdur. 12 yaşlarımda iken günlerce bilek güreşi yaparak sağ kolumu sol elimle taşımak zorunda kaldığım olmuştur.
Çikolata: Sanırım zaafım var. Pastayı da çikolatalı severim. Ama iyice azalttım. Tedavi görüyorum :P
Detaylar:
Bir şeyi öğrenirken en ince detayına kadar öğrenmem gerekir. Sonra ondan bir şeyler yapmaya başlarım. Detaylarını öğrenmeden işe dalmayı sevmem. Üstünkörü, bir şekilde olsun da nasıl olursa olsun bana göre hiç değildir.
Çocukluk:
4 yaşıma kadar ahşap Edirnekapı'da bir evde kalmıştık. Orasının benim karakterime etkisinin büyük olduğunu düşünürüm. Ok yapıp fırlatma, taş atma, çekirdek poşetlerine çamur koyup fırlatma, ağaca tırmanma, sapan yapma ve kullanma, kaybolma, su basması, plastik saz çalma, su tabancası kullanma, mahallede inşaat sırasında çıkan Bizans'tan kalma tüneli keşif, dut ağacının dibinde abiyi bekleme, kavga etme, arada bir ilk Gülhane ziyaretlerinin başlaması, küçük kardeş Ömer'i komşular ile çıldırtma, bana küçük gibi davranan büyükleri anlayamama...
Yemek:
Bir zamanlar en sevdiğim yemek içli köfteydi. Şu an öyle bir tutkum yok. Karışık mangal, salata, ıspanak, Ali Nazik, pizza, patates kızartması, Sultanahmet köftesi, piyaz, Burger King, Çiya, Filizler Köftecisi, İsmail’in Yeri, köy (Bursa), kabak, karnıyarık, barbunya... Pilav ve makarna severim ama yemem.
Tatlılar: Dondurma (sade ve çikolata), profiterol, ekler, pasta, sütlü tatlılar...
Müzik:
Çocukluğumuz TRT kanalında Türk Sanat Müziği'ni dinleyerek geçen nesildenim. Sonra Kayahan ve Barış Manço'nun çocuk programları benim ve neslimin müzik zevkini şekillendirdi. Çok klasik olacak ama 12-20’li yaşlarda Queen, Madonna, M. Jackson dinlerdim. Şimdi ise Zeki Müren, klasik müzik, Yeni Türkü, Barış Manço, Abba, Ace of Base, Ahmet Kaya, Cranberries, Enya, Dido, Evanescence (My Immortal), Yakida (I Saw You Dancing), Bangles (Eternal Flame), Good Night Moon, Zeki Müren (Beklenen Şarkı), Ahmet Kaya (Şafak Türküsü)...
Bilgisayar oyunları:
Amiga 500 yazımı okumanızı tavsiye ederim. Üstüne PC için Need For Speed eklersek tamam olur. Artık hayatımda yoklar...
Doğa:
Doğada yürümeyi severim. Bazen fotoğrafa bundan mı merak saldım diye düşünürüm. Sabah saatlerinde gelen kuş sesleri, güneşin ışıldamasını izlemeyi, gece yıldızları, uzakta parlayan zayıf lambaları, onların suyun üstünden ışıldamalarını severim.
Sinema:
Çok fazla film izlerim. Hiç TV izlemem. Hiçbir şeyden doğru dürüst haberim olmaz. Bazen internet sitelerinden gazete okumasam tam kopacağım sanıyorum. TV'nin eksikliğini hiç hissetmiyorum. Reklamları izleyecek kadar zamanım yok! Tür olarak iyi yapım fantastik filmleri severken, şimdilerde artık senaryosu iyi olan filmler ağır basmaya başladı. Özellikle insani ilişkileri sorgulayan filmler hoşuma gidiyor. Haftada bir gün 4-5 filmi ardı ardına izliyorum şu aralar.
Dizi:
Hakkı Ceylan kardeşimin dediği gibi: Lost derim, başka bir şey demem :) Şu aralar Heroes da diyebilirim...
Çizgi Film:
Voltran, Çiçek Kız, Heidi. Hey gidi :D
Amiga 500
Çocukluğum hep bir bilgisayar arzusuyla geçmiştir. Rahmetli babamıza da uzun bir zaman baskıyla birkaç senede Amiga 500 aldırmıştık (1988-1989). Fakat bu bilgisayar pek de bilgisayar niyetine kullanılmadı. Hiçbir oyun konsolu veya bilgisayar, bu ilkel bilgisayarın verdiği zevki veremedi. Neydi bu aleti bu kadar iyi yapan? Bir kere o zamanlar için çok iyi bir konfigürasyon ile geliyordu: renkli, stereo, disket sürücüsü, klavyesinin üzerinde olan dehşet bir aletti. Zamanına göre çok çok öte iyi özellikleri barındırıyordu. Devrimdi. Yaklaşık 5 yıl boyunca dünyada en çok satan PC idi.
Askerlik anıları
Uykuyla gelen sesler
Askerde özellikle kuraları çekeceğimiz güne yaklaştıkça yattığımız koğuşun yarısı uykusunda konuşmaya başladı. Yan koğuşta bir arkadaş gece 2-3 sıralarında uykusunda "Allah Allah" diye nara atarak bütün koğuşu uyandırmış.
Başka bir arkadaş ilk geldiği günlerde "babacım babacım" dediğini bizim peder Hose duymuş. Sonradan onun saldırılarına karşı "ercan cell ercan cell babacım dıt dıııt dıt" diyerek karşı silah olarak kullandı. Ve böylece çamur atma tekniği ile Ercan'ı susturmasını bildi. Sonradan aynı arkadaşın "teslimat tamam" diyerek sayıklaması bizi ilginç düşüncelere sürükledi.
Anılar...
Hayatım
Fatih'te doğmuşum, Edirnekapı'da yürümeye, konuşmaya; Tarabya'da koşmaya başlamışım. Bir ara okula başlamışım, okumuşum, okumuşum. 7 yaşlarımda Gülhane Parkı'nda çalışmışım, çocuktum ama hatırlıyorum. Kah gülmüşüm, kah ağlamışım. Çamur dolu çekirdek poşetleri ile ilk savaşımı vermişim, Sonra taş kullanmışım, Yaramaz çocukmuşum. Sevmişim bilgisayarı, bisikleti, koşmayı, masatenisini Sonra alakasız bir şekilde olmuşum eczacı, Ama hala İstanbul'da! Ben bile oturup şaşırmışım bu işe. Aynı ilde askerlik yapmışım, Yeter deyip gitmişim.

