22 Mar 2007

Fatih'in Tarabya günleri (okul öncesi 4-7 yaş)



Bir sonbahar günüydü taşındığımız gün, serin mi serin. Kamyona bütün eşyalar taşınmış, yeni eve doğru yolculuğa geçilmişti. Yeni yer biraz ıssız, biraz sessiz, ağaç dolu bir yerdi o zamanlar. Evin önünde bir koru, evin önündeki yolun devamında orman dediğimiz yine başka bir koruluk. Önümüz tamamen çam ağaçlarıydı. Yemyeşil harika bir yere bakıyordu. (Hâlâ bakar, o kadar yeşil olmasa da.) İlk taşındığımızda anladık, buralarda çeteler varmış. Çeteler bizim yaşlarda, 4'ten fazla oluşmuş çocuk çeteleri. Tek dertleri diğer çetelere rahat vermemek olan. Biz Macıtbey Sokağı'na taşındığımızda aşağıda küçük bir çete vardı, tabii olmadık onlara. O kadar donanımlı gelmiştik ki, Edirnekapı'dan kendi çetemizi kurmalıydık elbet. Boya kutularını nişangâh yapıp taş atmalar, sapan kullanmalar, bir ara ormanda bulduğumuz nereden geldiği belirsiz asetonları karşı tarafın gözüne sıkmalar...


Savaşlar belli belirsiz sebeplerden çıkardı, yakın evde bulunanlar genelde aynı çetelere sahipti. Kendi çetesine kızan, karşı tarafa malzeme ispiyonu veya katılımı olurdu. Sanırım Lazların orada kalan, onlara tabi Devrim böyle bir olayda bize geçmişti. Çok adilane savaşlar olurdu, bazen 15 dakika yukarıda savaşan üstün taraf “Biz çok yukarıda savaştık, biraz da siz geçin yukarıya” diyebilirdi. Savaşlarda küçük sıyrıklar ve acı dışında kimseye zarar gelmemesi de ilginçti. Mahalle savaşlarında kullanılmak üzere kendimize “Muhteşem Dörtlü İstanbul” diye bir kaşe bastırmıştık. Yazılı hiçbir anlaşma yapmadığımızdan, evdeki kütüphanedeki kitaplar bu kaşeden nasibini alıyordu.

Bisiklet kullanmaya burada başladım. 2 tekerlekli Pinokya bisiklet. 5 yaşlarımda başlayan bu serüven, yıllarca hiç bitmedi. Saatlerce bisikletten inmezdim. O zamanlar her ne kadar babalarımızın işleri yerinde de olsa, haftalık harçlıklarımız hiç iç açıcı değildi. Ben, Ömer, Adil, karşı komşudan Küçük Ömer ve Eyüp, paralarımızı bir araya getirip küçük bir şişe kola ve piknik bisküvi alırdık arada bir. Çay bardaklarında adilane bir şekilde içerdik o kolaları. Kışları babamı Gülhane Parkı’nda veya o sıralar ek olarak çalıştığı Pizza Napoliten’den arayarak pizza siparişi verirdik. İstanbul’un benim bildiğim ilk pizzacısıydı. İllaki sıcak ve harika bir şekilde gelirdi. Arada ekler siparişlerimiz de olurdu. Rahmetli babam hiçbir zaman “Bugün olmaz” dememiştir. Onun felsefesi “Canı istedi, yiyecek.” Yani canın istediyse yiyeceksin idi. Bizi de o felsefeye uygun yetiştiriyordu sanıyorum :)

Tarabya’yı yavaş yavaş yazları Arap turizmi istila etmeye başladı. Biz de Araplara günlüğü dolarla, dolu eşyalı evlerimizi vermeye; kendimizi o sıralar daha küçük bir eve taşıyıp onların kahrını çekmeye de başladık. Bu bizim mahallenin kanunu olmuştu sanki. Evini kiraya verebilen herkes veriyordu. Araplar bizlerden daha çok oluyorlardı mahallede. Mahallemizin ek geçim kaynağı olmuştu bu Arabistanlı dostlar. Onların kaldığı evleri anlamak çok kolaydı. Bütün ışıklar açıksa, o evde mutlaka Araplar kalıyordu. Mahallenin ikinci, resmî olmayan dili de Arapça olmuştu artık. Çat pat, yarım yamalak öğrenmeye başladı sakinler mahallede bu eski kültür dilini. Karşıda Süleyman diye yaşıtım biriyle arkadaş olmuştuk. Bu çocukla hem çok iyi dost, bazen küçük kardeşiyle kardeşim kavga edince iki düşman olurduk. Fakat bu düşmanlık, annelerimizin küslüğünden kaynaklanırdı. Onlar küsken biz, aşağı korulukta yine gizlice buluşup oynardık. Fakat çok dürüst yetiştirilmiyordu. Oyuncaklarımızı oyun sırasında bile gizlice alıp (başka kelime kullanmak istemem) evine götürürdü. Annemiz için her zaman bir numaralı kural dürüstlük olduğundan, zorunlu olarak bu arkadaşlarımız ile aramıza bir soğukluk girdi. Öyle kızdırdığı vakitler ona “sülük” derdim. Birbirimizi her şeye rağmen severdik.

Tabii o sıralar işaret parmağımı demir kapıya kaptırıp kemiği kırılarak sadece derisi tutar vaziyette doktora gittiğimi de hatırlıyorum. Çok dolu, çok güzel günlerdi benim için. Ama annemin bizi iyi yetiştirme çabası, bizi mahalle çocuklarından uzaklaşmamıza da neden oluyordu. Plastik savaşçılar, tren, basit arabalar o zamanki oyuncaklarımızdı. Akrabalar ile gidip gelmeler çoktu. Mazi ailesinin yeni yerleşim göbeği Tarabya oluyordu artık. Babaannem, Ata amcam, Eşref kuzen, Yılmaz, Hanifi kuzenler ve halam, Ehsan amcam, sonraları Sabri amcamlar, Zeki kuzen ve ailesi, Şakire halam hep buradaydık. Bu büyük ailenin en büyükleri bu kadar birbirine yakındı. Birbirine yakın olmak isteyen fakat pek görüşmeyen büyük bir aile olmaya sonraları başladık. Kan bizi çekiyor, görüşler itiyordu. Yine de ayrı kalamıyorduk.

Yazları ufak ufak Gülhane’ye alıştırma turları da artık başlamıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder